Menu

Küba Trinidad Gezilecek Yerler Nereler?

Küba Trinidad Gezilecek Yerler Nereler? Yolculuğumuz, Küba’nın sömürge döneminde kurulan ve 1988 yılında Unesco tarafından “Dünya Mirası Listesi”ne alınan Trinidad şehriyle devam ediyor.

Doğuya çevirdik yönümüzü. Küba’nın doğusuna doğru hızla akıyoruz. Küba’nın gezilecek yerlerini beraber görelim.

Küba Trinidad Gezilecek Yerler Nereler?

Yolculukta doğuya doğru gitmek başka duygular uyandırır içimde. Batıda bilinir şeylere rastlamak varken doğu hep bir gizemi barındırır. Hele de bizim memlekette… Bu iş Küba’da da acep böyle midir derken birdenbire turistik yaşamdan uzaklaştığımızı fark ediyorum. İşte yolculuk böyledir. İnsanı bir o yana bir bu yana sallandırır.

Küba yollarında 10. günü geçiyoruz… Yavaş yavaş alışmaya başlıyoruz her şeye. Sürekli yer değiştirdiğimiz için alıştığımızı sandığımız Küba’nın içinde de bir sürü farklıklar olduğunu görüyoruz.

Bu sabah bir yandan doğuya doğru giderken öte yandan da uzakta kalmış ülkemi düşünüyorum, bir şarkı hatırlamaya çalışıyorum. Ah bi dilime takılsa…

İşte içimde bu duygular bir yanda öte yanda haritamız elimizde gideceğimiz yollara bakıyoruz. Küba yan yatmış hilal şeklinde bir ada. Biz güney kıyılarından, doğuya doğru gidiyoruz. Önümüzde Trinidad var. Burada bir ayrılık yaşayacağız. Bu şehirden sonra Niquel’den ve oğlundan ayrılacağız.

Bütün Küba’yı onlarla gezmek isterdik ama bundan sonraki yollarımız çok uzun. Toplu taşıma ile gitmek gerek. Turistik turların hepsi Trinidad’dan geri dönüyor. Beş-on günde ancak buraya kadar gezebiliyorlar, diğer şehirler ya uzak geliyor ya da onları çekecek turistik bir numara bulamıyorlar.

Trinidad Küba’nın en çok ilgi gören şehirlerinden birisi. Sömürge döneminde kurulmuş, bir zamanlar adanın en zengin ve aristokrat kentiymiş. 1988 yılında Unesco tarafından “Dünya Mirası Listesi”ne alınınca birden kıymetli oluvermiş. Her giden anlata anlata bitiremiyor. Biz de gidelim bakalım ne menem bir şehirmiş?

“Şehre yaklaştık mı, aman giriyoruz” derken Niquel arabayı yol kenarına çekiveriyor. Gelmişiz Trinidad’a.

Hayranlıkla seyrediyoruz çevremizi. “Buraya şehir demesek de olur” diyor Mert. Film platosu gibi. Her yer en fazla iki katlı, mavi, sarı, kırmızı, turuncu, yeşile boyanmış evlerle dolu.

Niquel, “önce kalacak yer ayarlayın” gibisinden işaretler yapıyor. Pınar ve ben denize gidelim biraz dinlenelim istiyoruz. Ama nedense sanki Mert’i ikna etmeliymişiz gibi hissediyoruz. O pek su sever bir arkadaş değil, Domuzlar körfezinde deniz çukuruna düştü ya, pek haz etmez oldu bu Karayip Denizi’nden. “Bir arkadaşım söyledi burada çok güzel bir plaj varmış oraya gidelim, hem arabamızın son günleri onu da değerlendirelim” diyorum.

Niquel’le anlaşmamız yarın bitiyor, arabayla gidilecek yerleri aradan çıkarmak en iyisi olacak. Pınar da bana katılıyor. “Yarından sonra arabamız olmayacak bol bol yaya turu atar dinleniriz” diyor. Hadi o zaman kalacak bir yer bulalım.

Burada şehrin koruma altına alınan kısmına araç giremiyor. Zincirlerle yolların ağzı kapatılmış. Biz de şehrin bu kısmında kalmak istiyoruz. Eşyalarımızı arabaya bırakıp ev aramaya koyuluyoruz.

Kapıda “Casa Particular” işareti olan her evin kapısını çalıyoruz. Önceliğimiz daha önce gelen arkadaşlarımızın kaldığı evleri bulmak.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Burası tam mangallık bir yer.

Bu korunaklı şehir merkezinde yer bulmak ne mümkün. “Daha önce arkadaşlarımız kalmış, onların selamını getirdik” diyor Pınar ama adam bizi içeri bile davet etmiyor. Mert dalga geçiyor “o da neydi öyle ‘hamili kart yakınımdır’ ayakları, burası Türkiye mi bir selam kapıları açsın?” Burada selam, kelam işe yaramıyor.

Biz trafiğe kapalı tarihi bölgede ev bulamayıp, hüsran içerisinde arabaya geri dönüyoruz. Niquel olaya el atıp “atlayın arabaya” diyor. Önce tarihi kısıma ilk paralel sokağı dolaşıyoruz, arabayla yavaş yavaş gidip, “Casa Particular” işareti olan evlerin kapısını çalıyoruz. Adile Naşit’in genç ve Latin tipine bürünmüş bir kadın açıyor kapıyı. Evde eşi var. Adam bilgisayarının başından kalkıp bize hoş geldiniz yapıyor ve yukarıda yerlerinin olduğunu söylüyorlar. Evin içinden üst kata çıkan bir merdiven var. Dubleks ev gibi ama merdivenin sonunda anahtarla açılan bir kapıdan küçük bir daireye giriyoruz.

Bir mutfağı, banyosu, tuvaleti olan küçük bir daire, hatta bir tek oradan çıkılan bir terası bile var. Terasta küçük bir tezgâh ve musluk bile var. Mert “tam mangallık bir yer” diyor.

Oldukça temiz ve bakımlı bir yer. Aradığımız gibi tarihi ve kolonyal bir ev değil ama bize ait küçük bir ev gibi. Burada çok rahat edeceğiz. Hemen kiralıyoruz.

Ev sahibimiz Gabriela çok seviniyor, bize yemekler yapabileceğini söylüyor ama biz dışarıdaki restoranları denemek istediğimizi söyleyerek, nezaketine teşekkür ediyoruz.

Evimiz korunan bölgeye çok yakın, hemen iki sokak paralelinde. Yemek için tarihi sokakları arşınlıyoruz. Avlulu bir ev var kapıda “Restoran” yazıyor, içeriden de müzik sesleri geliyor. Çift kanatlı büyük ahşap kapıyı son kalan enerjimizle aralıyoruz. Bize çok tanıdık bir mimari. Anadolu’da ki evler gibi bir avluya giriyoruz. Avluya masalar atılmış, bir de küçük sahne var.

Menüye bakıyoruz damağımıza uygun bir şeyler var. Yaşasın. Orkestranın tam karşısına oturuyoruz. Biz gelince sanki seviniyorlar. Mert yine bize takılmadan edemiyor “çok yemeğin ha, yüzmeye gideceksiniz ya”.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Bizde bir Efkan Şeşen var ıslığıyla müzik yapıyor.

Burası garip bir ülke bu öğlen vakti müzikli yer bulunuyor. Her daim müzikle yaşıyorlar. Tek kötü tarafı turistlere yönelik her yerde aynı tarz müzikler yapılıyor, Commandante, Guantanamera, chan chan…

Yemekten sonra grupla kaynaşan Mert teşekkür için yanlarına gidiyor. Topluluğun CD’lerinden satın alıyor. Bizi de çağırıyor. Dilimiz döndüğünce bir müzik muhabbetine tutuşuyoruz. Mert, müziklerinin hep vurmalılar ve akustik ağırlıklı olduğunu hep benzer şeyler çalındığını söylüyor. Onlar ise müziklerinin zenginliğinden, bir çok malzemeyi kullanarak çok çeşitli müzikler yaptıklarını anlatmaya çalışıyorlar. Ben dayanamıyorum “yahu o da bir şey mi bizde bir Efkan Şeşen var ıslığıyla müzik yapıyor, malzemeye falan ihtiyacı yok. Pınar aç şu telefonundan Efkan Şeşen’i duysunlar” diyorum. Pınar telefonunu kurcalıyor ama ıslıkla yaptığı şarkıları yok, “olsun aç bir Efkan Şeşen şenlensinler” diyorum. Efkan’ın memleketinden onbin kilometre ötede sesi yankılanıyor bir telefon hoparlöründen.

Efkan Şeşen’den Gürcü havası “Cilveloy” u dinleyen Kübalı müzisyenler pek eğleniyorlar. Onlara iki horon figürü de gösteriyoruz. Oh be özlemişiz memleket havalarını. Kaç gündür salsa da salsa… Mert elitist haliyle bize gülüyor, “gülme oğlum biz halkız, salsa da yaparız horon da, hepsi kardeştir bunların” diye yükleniyoruz ona.

Vakit öğleni biraz geçmiş, denize girmek için ideal bir saat. Kendimi çocukluğumdaki gibi hissediyorum. Denize gideceğimiz zaman heyecan içinde hazırlanırdı çantalar. Yine öyle heyecan içinde hazırlanıyoruz. Çünkü Karayip Denizine gidiyoruz. Mert çok istekli değil, mayosunu giymiyor, “Ben kıyıda oturur kitap okurum” diyor. Biz ısrarla yine de çantasını hazırlatıyoruz, ne olur ne olmaz.

Niquel bizi aşağıda bekliyor, nereye gidiyoruz diye bakıyor. Ellerimizde deniz simidi falan da yok ki. Oğluna yaşasın yüzmeye gidiyoruz tarzında sevinç hareketleri yapıyoruz ama tepki vermiyor. Mert, “bu Vinales’in köyünden, pek deniz bilmiyordur benim gibi” diyor.

Sevinç içinde yola çıkıyoruz ama bugün de şansımıza güneş çok parlak değil. Daha önce buraya gelen bir arkadaşım bu plajın çok güzel olduğunu söylemişti. Playa Ancon Trinidad’a 15-20km uzaklığında.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Yol boyunca daha önce pek rastlamadığımız manzaralar görüyoruz.

Dümdüz bir alandayız. Kısa boylu ağaçlar ve çalılar var. Toprak çatlamış sararmış adeta. Aralarına derz atılmamış sarı döşeme taşları gibi duruyor. Aslında kocaman bir bataklıktan geçiyoruz. Hayatımızda ilk kez böyle bir yer gördüğümüz için durup fotoğraf çekiyoruz. İlk defa görmüş merakımızla uzun uzun bakıyoruz etrafımıza. Burası macera filmlerindeki yerler gibi.

Plaja vardığımızda hava bulutlanıyor. Bizdeki de bedevi şansı. Günlerdir yanıp kavrulduk, denize gireceğimiz gün hava bulutlanıyor. Pınar’la ben havlularımızı alıp hemen iniyoruz arabadan.

Niquel ve oğlu hiç girmeye niyetli değil. Mert de kitabını alıp geliyor peşimizden. “Kültürlü bir insan olmanın da bedeli var, her yerde okumak lazım galiba” diyorum ama Mert kızmıyor, pek tatil havasında görünüyor.

Havlumuzu ve Mert’i denize en yakın ağaççığın altına koyuyoruz. Plaja şöyle bir göz atıyoruz. Ucu bucağı görünmüyor ama Varedero’da gittiğimiz plajın yanında biraz sönük kalıyor. Oradaki bembeyaz kum ve buz mavisi deniz burada yok. Biraz Karadeniz’e benziyor. Plajın ucunda bir tane çok yıldızlı büyük bir otel var, turistler orada “takılıyor” galiba. Biz burada halkla takılalım.

Pınar’la kendimizi Karayip’in sularına bırakıyoruz, kapalı havaya rağmen su çok ılık, tam anlamıyla hamam suyu gibi, çok tuzlu da değil. Dalıp dalıp çıkıyoruz.

Bu arada kimse uzaklara yüzmüyor. Deniz çok sığ değil. Biraz ileri gidince derinleşiyor ama köpek balığı tehlikesinden dolayı açılan yok. “Bizim denizde bir açılırsın yarım saat dönmezsin geriye. “Ah gözünü sevdiğim Karadeniz” diyorum. Pınar, “deniz suyu yutunca memleketin düştü aklına” diyor. Kıyıdan Mert’e sesleniyoruz, onu kandırmaya çalışıyoruz ama nafile.

O da ne; yağmur çiselemeye başladı, “ister misin şimdi tropik bir yağmura tutulalım” diyorum. Pek hızlanacak gibi durmuyor. Kıyıya çıkıp köpekler gibi silkinip Mert’i taciz ediyoruz. Bakıyor olacak gibi değil, tıpış tıpış mayosunu giymek için arabaya gidiyor.

Yağmur altında Karayip Denizinde yüzemesek de dalıp çıkmaca oynuyoruz. Biraz dalga da çıktı. Dalgaların altından girip üstünden çıkıyoruz ama yağmur hiç yavaşlayacak gibi değil. Tadımız kaçmasın diye kıyıya çıkıyoruz.

Bugün bedeviyiz ya ağacın altına bıraktığımız havlularımız da ıslanmış. Yağmurdan kaçamayan sıçanlar gibi gidiyoruz arabaya.

Evimize geldiğimizde bizi gören Gabriela gülse mi şaşırsa mı öylece kalıyor. “Gül, gül” diyoruz. Hep beraber kahkahayı patlatıyoruz. Hemen ıslaklardan kurtulup biraz dinlenmek istiyoruz ama karnımız da o kadar aç ki dinlenmek bize haram oluyor.

Karnımızı doyurunca keyfimiz yerine geliyor kasabayı turlamaya çıkıyoruz. Hava yeni kararıyor. Muhteşem bir kızıllık sarıyor her yanı. İyi bir yürüyüş yediğimiz yemeği sindirmeye yardımcı oluyor.

Kasabanın küçük bir meydanı var Plaza Mayor. Kasabanın nabzı burada atıyor. Yemeklerini yiyenler buraya akıyor. Her taraf çok haraketli!

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

İlk akşamımız ya biraz acemiyiz.

Meydanda merdivenlerle çıkılan bir küçük meydancık daha var. Belli ki burada müzik yapılıp dans ediliyor. İlk akşamımız ya biraz acemiyiz. Açlığımıza yenilip tam olarak dinlenemedik de. Alıcı gözlerle bakıyoruz etrafa.

Gidip kendimize birer içki söyleyelim biraz dinlenelim diyoruz. En sevdiğimiz içkiden istiyoruz; Barmene “Daiquri” diyoruz. Ama adam anlamıyor. Pınar’a “nasıl söyleniyordu” diyorum, bizdeki “dayı” gibi telaffuz edeceksin diyor ama adam anlamıyor. Etrafta içen kimse de yok ki gösterelim. Barda menü de yok hepsi masalara dağıtılmış. Gidip bir masadan alıp menüde gösteriyoruz istediğimiz içkiyi. Barmen saçını başını yolup doğrusunu telaffuz ediyor, bize de tekrar ettiriyor.

Küba’da ilk kez sinirlenen birini görüyoruz. Mert “adamın saçını başını yoldurdunuz” diyor. “Doğrusunu sen telaffuz etseydiniz de adam saçlarını yolmasaydı o zaman” diyoruz.

Bu gece özel bir grup var. Afro-Küba müzikleri çalınacak ve Latin dansları yapılacak. İçkilerimizi alıp bir masaya yerleşiyoruz. Sahneye bembeyaz giysiler giymiş müzisyenler çıkıyor. Kadın şarkıcılar ve dansçılar beyaz Amerikan bezini andıran bir kumaştan bol elbiseler ve başlıklar takmışlar. Sahneden vurmalı çalgıların ağırlıkta olduğu küçük bir orkestra var.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Müzik Kübalılar için ekmek su gibi önemli

Çok hareketli şarkılar çalmadıklarından Mert biraz sıkılıyor. Aslında gösteriler çok ilginç. Filmlerde gördüğümüz kabile danslarına benziyor ama bu Mert’in ilgisini pek çekmiyor. Ona biraz müzik tarihinden bahsetmeye başlıyorum. O engin bilgisiyle kitaplardan okuduğunu hep bize anlatıyor ya biraz da ben ona anlatayım:

“Bak Mert Müzik Kübalılar için çok önemli, ekmek su gibi. Nereden anlıyoruz? Afrika’dan getirilen köleler her türlü eziyete, kötü yaşam koşullarına rağmen kendi müziklerini yapmaktan vazgeçmemişler. Sağolsun İspanyollar Küba yerlilerinden geriye hiçbir iz bırakmadıkları için müzik diğer kıtalardan taşınmış buraya. Zalim İspanyollar da müziğe karşı ilgisiz olmasalar gerek ki kölelere ayinlerini kendi geleneksel müzik aletleri ile yapma izni vermişler. Bir süre sonra kölelerin davulu ve ritüelleri ile İspanyolların gitarı ve Akdeniz’in cıvıltılı tonları harmanlanmaya başlamış. Üstüne de Amerikalıların cazı eklenmiş ve zaman içinde yeni sesler, kendine has bir stil üremiş. Ortaya, dünyanın en güzel, en zengin, en enerjik müziklerinden biri çıkmış. Küba da ritimlerin ve seslerin buluşma noktası olmuş. Bugün dünyaca ünlü Afrika kökenli Kübalı müzisyenler var, İbrahim Ferrer var, Omar Sosa var…” Kime ne anlatıyorum? Nerdeyse uyuklayacak, sanki bütün gün kulaç attı okyanusta.

Pınar “boş ver sen keyfine bak” diyor. Biraz sonra müzik biraz değişiyor, dans edenler çıkıyor piste. Yanımızda mutsuz bir Anadolu erkeği gören Kübalı “centilmen” beni dansa davet ediyor. “Pınar, Mert’e sahip çık.” diyorum.

On gündür öğrendiklerimizle dansa uyum sağlamaya çalışıyorum ama bu dansta partnerin iyiyse senin hataların göze batmıyor. Partnerim çok kibar ve iyi bir dansçı. Dans ederken kimse konuşup tanışalım derdinde değil, sadece müziğe kulak kesilip karşımdakinin peşine gidiyorum. Pek estetik bir görüntü olmasa da ben çok eğleniyorum. Kübalı erkeklerin nezaketinden kötü dans ettiğimi fark edemiyorum bile. Masaya döndüğümde Mert yok, uykusu gelmiş gitmiş. Biz de yorgunluğa fazla dayanamayıp gidiyoruz.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Artık halka karışacağız

İlk defa evimizdeymişiz hissindeyiz. Ev sahibimiz kahvaltımızı terasa hazırlamış. Kahvaltıda konuşacak mühim meselelerimiz var. Masada okuyacak gazetelerimiz yok ama kitaplar ve haritalar gelmiş. Bugün Niquel’le son günümüz. Bundan sonra toplu taşıma kullanacağız. Rahata da alışmıştık, Mert’e dönüp “artık halka karışacağız” diyorum.

Bugün için bir planımız yok, burası da öyle arabayla gezilecek bir yer değil, küçücük bir yer. Niqul’e bugünün parasını da ödemek zorundayız, anlaşmadan cayamayız. Haritayı açıyoruz çevrede neler var? Günübirlik gidip dönülebilecek yerlere bakıyoruz. Etrafta öyle pek yakın bir yer de yok. Kuzey tarafta Sancti Spiritus şehri ve Escambry Dağları var. Bundan sonra gideceğimiz pek şehir yok zaten, Sierra Maestra Dağlarına da gideceğiz, tercihimizi Sancti Spiritus şehrinden yana kullanıyoruz.

Kahvaltıyı bitirir bitirmez aşağı iniyoruz. Niquel her zamanki gibi bizi bekliyor. Ona haritada gideceğimiz yeri gösterip düşüyoruz yollara.

Dağların arasından geçip düzlüklerde yol almaya başlıyoruz. “Mert şu kitaba baksana bu civarda hiç görülecek başka bir yer yok mu?” diyor Pınar. Mert Serpil Yıldız ve Cüneyt Göksu’nun yazdığı kitaba gömülüyor. “bir kule varmış; Manaca Iznaga”. Niquel’e telaffuz etmeye çalışırken birden solumuzda beliriveriyor kocaman bir kule. Hızlı giden Niquel biraz geri gelmek zorunda kalıyor ama olsun. Kitaba bakmasaydık kaçırıp giderdik burayı.

Bulunduğumuz yer çok büyük bir vadi, adanın en verimli şeker kamışı tarlalarının bulunduğu yer. Sömürge döneminde şeker kamışı önemli bir ticaret metası. Burada hiç kış olmadığı için yılda üç kez ürün alınabiliyor. Bu kadar büyük toprakları ekip biçmek için öncelikle adanın yerli halkını köleleştirmişler ama yerli halk çelimsiz olduğu için bu acımasız koşullara dayanamayıp bitap düşmüş ve ölmüşler.

Avrupalı sömürgeciler köle ticaretine hiç yabancı değiller. 1452 yılında Papa, Portekiz Kralı VI. Alfonso’ya savaşlarda yakalananların köle olarak satılabileceğine ve kullanılabileceğine dair resmi bir izin verince kölelik her yerde meşrulaşmış.

Gelelim bizim kuleye. Burası etrafı duvarlarla çevrili bir alanda bulunuyor. Muhtemelen eskiden büyük bir çiftlikmiş. Bir kapıdan içeri girip taşlık bir yoldan ilerliyoruz.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Bizler Köle Isaura ile büyüyen nesildeniz

Yolun kenarı beyaz kumaşlara nakış işleyen, örtüler satan kadınlarla dolu. Buraya özel bir kumaş bu, kadınlar üzerlerine nakışlar süsler yapıp satıyor. Burası tam turistik bir yer olmuş. Etrafta bir sürü satıcı var. Yolun sonunda bir meydan ve karşısında çok güzel bir bina var. Muhtemelen burası şeker baronun malikânesi. Malum bizler Köle Isaura ile büyüyen nesildeniz. Pınar’la hemen oradaki mekânları hatırlıyoruz; benziyor di mi, evet evet benziyor.

Sağ tarafımızda yerde çok büyük bir çan duruyor. Karşımızda kırkbeş metrelik azametiyle dikilen kulenin çanıymış. Kule 1815 yılında Alejo Iznaga Borrel tarafından yapılmış. Şimdi oldukça eski ve bakımsız duruyor ama içine giren-çıkan insanlar görüyoruz. Pınar “hadi gidip bakalım” diyor. Kulenin ilk katları çok yüksek, yukarıya çıktıkça katların yüksekliği azalıyor. Merdivenler tahta olduğu için tereddüt içerisindeyim. Pınar başlıyor bile çıkmaya, Mert de hevesli. Arazide gezmiyoruz ya korkmaz tabi.

En tepeden kilometrelerce uzaklıklar bile görülebiliyor. Her yer olabildiğince düzlük ve ekili alan. Zamanında bu kuleye “ölüm kulesi” deniyormuş. Yerde duran o çan eskiden burada takılı imiş. Şeker baronunun adamları buradan tüm tarlaları izler, kaçmaya çalışan köleleri gözlermiş. Birisi kaçarsa çanı çalıp aşağıdaki bekçilerin kölelerin peşine düşmesini sağlarmış.

Tarlalar hala yemyeşil. Tarlaların arasında gecekondu gibi küçücük evler görülüyor. Bunlar zamanında kölelerin kaldıkları yerlerken, şimdi onların evi.

Mert hediyelik eşya tezgahlarına doğru gidiyor, puro kutularından birkaç tane birden alıyor. Kutuları satanlar Trinidad’da iyi puro alabileceğimiz bir fabrika tarif etmiş ama puroları saklamak için bu kutularda muhafaza etmek gerekiyormuş. Yoksa biz gidene kadar nemleri yitirir aromalarını kaybederlermiş. Mert’e bunun bir pazarlama taktiği olduğunu söylüyoruz ama tam çıkarken ben de bir küçük puro kutusu alıyorum. Ama ben onu takı kutusu yapacağım üzerinde Küba yazdığı için aldım sadece.

Tekrar yola koyuluyoruz, Sancti Spiritusa varmamız çok sürmüyor. Niquel şehrin kenar mahallesi gibi bir yerde arabayı park ediyor. İlerideki kemer köprüyü gösterip oradan gitmemizi işaret ediyor.

Bu şehre hiç çalışmadık, tamamen bi haber gezeceğiz. Köprü Bartın’daki Kemer Köprü’ye benziyor. Sonradan öğreniyoruz Romanespre Köprüsü 1825 yılında yapılmış ve Küba’nın en eski kemerli taş köprüsü imiş.

 

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

Küba Trinidad Gezilecek Yerler

 

Bir Ortaçağ kasabasında gibiyiz

Bu köprü bugüne kadar gördüğümüz Küba mimarisine de pek uymuyor zaten, biraz bizim oraların havası var. Efsaneye göre harcını yaparken su yerine süt kullanıldığından bu kadar uzun süre kalmış. Bartın’daki köprünün harcında da yumurta akı kullanıldığı söylenir.

Köprüyü geçtiğimiz anda kendimizi başka bir yerde buluyoruz. Klasik kolonyal İspanyol şehirleri yerine bir Ortaçağ Avrupa kasabasında gibiyiz. Daracık sokaklar, tuğlalı binalar, bizi bambaşka bir yerdeyiz hissine büründürüyor. Sol tarafta eski bir kilise var, aynı zamanda müzeymiş ama şu an siesta saati. Bu kilise adanın en eski yapılarındanmış. Eski ve dar sokakları geçince klasik İspanyol şehirleri görünümüne kavuşuyoruz.

Sağ tarafta bizdeki İstiklal Caddesi gibi trafiğe kapalı bir cadde var. Burası bugüne kadar gördüklerimizin en moderni ve doğalı. Gayet normal akan bir gündelik hayat var. Fast foodlar, marketler, dükkânlar her şey çok normal, çok düzgün. O arada etrafımıza bakınırken Mert’i kaybediyoruz. Caddeyi bir baştan bir başa yürüyoruz ama Mert’i bulamıyoruz. Pınar’a “daha fazla vakit kaybetmeyelim bulaşacağımız yer ve vakit belli” diyorum. Marketlere gidip ihtiyacımız olan bulamadığımız birkaç parça bir şey alıp güzel bir yemek yiyoruz. Turizme yönelik hiçbir şey yok, her şey kendi akışında, bu bize müthiş bir huzur veriyor.

Sokaklar arasında yürürken bir ev yapımı dondurmacıya rastlıyoruz, belli ki mahalleliye hizmet ediyor sadece. Kübalıların kullandığı parayla çok ucuza hayatımızın en güzel dondurmalarını yiyoruz. “Keşke Mert de olsaydı” diyor Pınar. Çocuğu olmadan boğazından lokma geçmeyen annelere benzedik.

Dönüş saatimiz yaklaşmaya başlayınca adımlarımızı sıklaştırıyoruz. Geldiğimiz o dar sokaktan köprüye doğru yürürken Mert arkamızdan sesleniyor. “bak kaybolmamış işte” diyorum. Elinde bir torba var. Bugüne kadar rastladığımız kitapçılardan daha büyüğünü görmüş, vaktinin çoğunu orada geçirmiş, yeni kitaplar almış kendine.

Niquel’le son yolculuğumuz. Tirinid’a vardıktan sonra ayrılacağız. Günlerdir arka koltukta yolculuk edip hiç sesini çıkarmayan küçük çocuğa takılıyoruz ama bize hala yabancıymışız gibi bakıyor.

Evimizin önüne gelince ayrılık vakti gelip çatıyor biraz beklemesini söyleyerek Mert bir koşu yukarı çıkıp onlara Türkiye’den aldığımız hediyeleri getiriyor. Pınar “İstanbul” baskılı tişört almıştı, Mert ise kendi tişörtlerinden birini küçük çocuk için paket yapmış. Bir de kalemler ve boyalar var. Duygusal bir veda anı yaşıyoruz. Pek konuşamasak da bağlanmışız birbirimize. Tişörtlerini giyiyorlar ve hep beraber bir anı fotoğrafı çektiriyoruz. Elimizdeki şişeden arakalarına su dökmeyi de ihmal etmiyoruz. Gurbetteyiz diye geleneklerimizi unutmayalım tabii.

Mert “arabamı satmış gibiyim” diyor. Benim hiç arabam olmadı, zaten bana fark etmez ama Pınar da duygusallaşıyor “çok iyi insanlardı” diyor. Bu havayı dağıtmak lazım, “hadi ama yürüyüşe çıkalım, şehrin insanlarıyla kaynaşalım biraz da” diyorum.

Akşam olmak üzere, bizim oralardaki gibi burada da insanlar işlerinden çıkıp evlerine dönmekteler. Hafif bir telaş var ama sokaklar kalabalık değil. Bir de işsiz güçsüzler var tabii, kapıların önünde sohbet muhabbet halindeler. Buraya en çok bu yüzden bayılıyorum, hayat sokakta akıyor.

Farkında olmadan bayağı şehrin dışına çıkmışız. Artık sokaklarda kaldırım yok, evler iyice küçüldü sanki ama hayat tam tersine daha hareketli olmaya başladı gibi. Evlerde pencere olmadığı için yemek pişirenlerin havalandırma için açtıkları panjurlardan evdeki her şeyi izleyebiliyorsunuz.

Göz göze geldiğimiz herkese selam veriyoruz, gülümsüyoruz. Yemek davetleri alıyoruz. Bizdeki gibi mutfakta olanlar kadınlar, kapıların önünde muhabbet edenler erkekler. Ahh bu neden hiç değişmez ki. Dünyanın bir ülkesi olsa kadınlar işten gelmiş yorgun kapının önünde muhabbet etse, erkekler içeride yemek pişirse “masa hazır hadi yemeğe” dese.

Zengin yemeği yiyeceğim bu gece

Bizim için de yemek vakti geldi aslında. Midemizdeki çalgıcılar başladılar müzik yapmaya. Adımlarımızı şehre doğru yöneltip yemek yiyecek bir yer aramaya başlıyoruz. Şehre tam girmeden küçük bir restorana rastlıyoruz. Terasında müzikte yapıldığını söylüyor kapıdaki garson. Çok güzel bir teras, biraz yamaçta olduğu için kasabayı hafif tepeden görebiliyoruz. Bir müzik grubu da var ama masaların hepsi boş. Tüm şarkılar bizim için bu gece!

Menüde ıstakoz gören Mert “zengin yemeği yiyeceğim bu gece” diyor. Istakoz burada çok ucuz ve de lezzetli. Ama biz proleteriz ya Meksika fasulyesi ve pilav yiyoruz.

Güzel müzikler eşliğinde yemeğimiz bitiyor, içkilerimize de içiyoruz. “Dün akşamki meydana gidelim eğlenelim” diyorum. Mert “Afro-Küba” müzikleriyle mi?” diyor. Pınar itiraz ediyor “salsa çalan grup finalde çıkıyor, hadi gidelim” demesiyle kalkması bir oluyor.

Bu sefer başka Afro-Küba dansçıları var. Bunlar daha eğlenceli müzikler yapıyor ve programları bitmek üzere. Ön masada yerimizi alıyoruz. Mert yine evde yapması gereken ödevleri varmış hallerinde. Pınar’la “bu çocuk niye böyle” diye dedikodu yapıyoruz. “onu dansa kaldırsam keyiflenir mi?” diyorum istemsiz gülüyor, “ben olsam denemem” diyor. Mert’e “dans edelim mi?” diyorum, şaka yapmışım gibi gülüyor. Karadenizli olsaydı böyle olmazdı bu çocuk.

Ben o kadar iyi değilim sizinle dans edemem

Salsacılar yavaş yavaş sahneyi doldurmayı başlıyor. Siyahilere göre oldukça ufak sayılabilecek bembeyaz takım elbiseler içinde fötr şapkalı 60 yaşlarında bir beyefendi dansa kaldırıyor beni.

Sahnenin en saygıdeğer dansçısı gibi, “ben o kadar iyi değilim sizinle dans edemem” desem de itiraz kabul etmiyor. Önce ritmi işaret ediyor, “müziği duymalısın” ve “hayır hayır ayaklara bakmak yok, yalnızca beni takip et.” insana kendini değerli hissettiren bir tavrı var. Dans bitince selamla masama kadar geçiriyor.

Bakıyorum Pınar da pistte. Oturmadan dansa devam ediyorum. Bu gece, bu salsa bizden sorulur. Pisti baştan sonra turluyoruz. Bir soluklanmak için masaya dönüyorum Mert yok, not bırakmış, çok yorgunmuş gidip dinlenecekmiş. “Gel kendimize birer içki alalım” diyorum. Bara gittiğimizde dün akşamki barmeni görüyoruz. Yine aynısından mı işareti yapıyor, başımızı sallıyoruz, oraya konuşlanıyoruz. Bu arada bayağı çakır keyif olmuşuz.

Pınar açık tenli ve renkli gözlü olduğundan burada hemen dikkat çekiyor. Burada yalnız olunca da herkes birbirine aşk teklifleri yapıyor. Bu seferki karşımızda olduğu için işaret dilini kullanıyor. Bizim Pınar da biraz saf galiba, adamın işaretine gülümsüyor “gidecek misin o çocukla” diyorum, anlamamış gibi bakıyor. “Çocuğun işaretine gülümsedin” diyorum, “ne işaretiydi ki” demesine kalmadan çocuk yanımıza geliyor ve Pınar’a “hadi gidelim” diyor. Pınar şaşkın “ay o işaret o muydu falan” diyor ama çocuk benim arıza çıkardığımı düşünerek aralarından çekilmemi Pınar’ın kendisiyle gitmek istediğini söylüyor.

Bir gülme tutuyor, kendimi toplayamıyorum. Gürültüden çocuğa derdini anlatamıyor Pınar, “hızlı hızlı Türkçe konuş” diyorum. Gerçekten etkili oluyor, ikimiz birden seri şekilde hiç susmamacasına Türkçe konuşmaya başlayınca “deli misiniz” der gibi çekip gidiyor. “Kızım bir daha bu işaret diline dikkat et lütfen” diyorum. Bu arada bize yeni içkileri hazırlayan barmen de bizi izliyormuş, o da gülüyor “sizin hatanız” diyor. Neyse bunlar bizdekiler gibi ısrarcı değil. Bizde olsa, “kadın hayır diyorsa evet demek istiyordur, açık açık söyleyemiyor” diye gözünü çıkarırlar olayın.

Saat kaç oldu, biz ne kadar içtik hatırlamıyorum. “Pınar bu buzlu içki midemizi üşütür artık içmeyelim” diyorum ve kalkıyoruz. Barmenimize de “yarın akşama görüşürüz” demeyi ihmal etmiyoruz. Müzik hala devam ediyor ama salsa yapacak durumda değiliz.

Burası bir merdivenin başındaydı. Nasıl ineceğiz bu merdivenleri? Pınar “oturarak inelim” diyor. “Kızım biz sarhoş muyuz, niye oturarak inelim”. Halay çeker pozisyonunda birbirimize dayanarak iniyoruz aşağıya, eve doğru yürümeye başlıyoruz.

Heyyt ulan var mı bize yan bakan!

Pınar’a “şimdi bizim ülkemizde olsak gecenin bu vaktinde, iki kadın, belli ki içkili, yolda yalnız yürüyorlar… Başımıza neler gelirdi?” diyorum. Pınar “ben mekânın önünden evin kapısına kadar taksiyle giderim, yoksa üçüncü sayfa haberi olurum” diyor.

Burada bizi rahatsız eden hiç kimse yok. Peki biz onları rahatsız etsek? Hadi eski Türk filmlerindeki gibi nara atalım. Pınar, sarhoş ya hiç itiraz etmiyor. Yine halay pozisyonuna geçip ayaklarımızı çapraz ata ata yürümeye başlıyoruz ve “Heyyt ulan var mı bize yan bakan” diye bağırıyoruz. Pencerelerin ışıklarının yanması, insanların bize bakıp kızması lazım. Pınar gülerek “kimse bakmıyor, hadi bi daha” diyor. Tekrar nara atıyoruz, yok kimse bakmıyor. “Türk’ün gücünü gördüler işte” diyorum ama gülmekten ayakta duramıyoruz.

Bir bakıyoruz ki evimizin önüne gelmişiz. Kapı açık, dışarıya sarı bir ışık sızıyor. Gabriela karşı komşunun kapısında komşularla sohbet halinde, daha doğrusu bize gülme halindeler.

Komşular bizi tanımıyorlar ama eğlenip eğlenmediğimizi sorguluyorlar. “Haydi hep beraber” diyoruz, başlıyoruz halaya. Özlemişiz yahu. Mahalleli tempo tutuyor. Bak görüyor musun sevdiler işte. Pınar “çiftetelli de gösterelim, bir şarkı söyle” diyor. Aklıma hiçbir şey gelmiyor, alkış devam ediyor, bir şey hatırlamam lazım o sırada Pınar patlatıyor “leblebi koydum tasa kız annem” haydee kim tutar bizi. Gabriela da bize eşlik ediyor. Pınar’ı “yeter artık gidelim, kültürümüzü yeterince tanıttık” diye çekiştiriyorum.

Yataklarımıza yatınca başlıyorum saydırmaya: “Pınar, senin de için acıdı mı? Bizim ülkemizde kadınlar böyle eğlenseler nasıl ayıplanır, tacize uğrar, hatta kocası varsa belki öldürülürler. Burada herkes neden böyle anlayışlı? Bizim niye kıymetimiz yok?”

Pınar çoktan uyumuş, çok eğlendik ama ben ağlamak istiyorum, eğlenemeyen öldürülen, taciz edilen tarafımıza ağlamak istiyorum.

Sabah bunaltıcı sıcakla uyanıyoruz, vakit bayağı geç olmuş kahvaltımız da çoktan hazır. Bugün arabamız yok, yaya kaldık, şehir turu yapacağız mecburen. Artık yarın da buradan ayrılmalıyız. Kahvaltı masasına haritalar ve notlar yayılıyor yine. Şehirde gezilecek yerlerin listesini yapıyoruz. Buradan Santiago de Küba’ya gideceğiz. Artık arabamız da olmadığına göre, nasıl gidileceğinin yollarını araştırmalıyız. Çok işimiz var zaten geç de kalkmışız gün ancak yeter.

İlk önce turizm bürosuna gidiyoruz, Santiago de Küba’ya gitmenin yollarını soruyoruz. Her gün otobüs kalkıyormuş, ertesi sabah 08.00 deki otobüse yer buluyoruz. Yakınlarda bir yerlerde küçük bir otobüs terminali varmış, iyice tarif alıyoruz çünkü yürüyerek gideceğiz.

Biletlerimizi cebimize koyduktan sonra başıboş yürüyoruz, Japon turistler gibi her şeyin fotoğrafını çekiyoruz.

Trinidad 1500 lü yıllarda kurulmuş. Şeker kamışı ticaretinden dolayı sömürge döneminde adanın en zengin ve en aristokrat şehirlerinden biriymiş. Zamanında Küba’nın Floransa’sı sayılırmış. Sömürge dönemi bitip kölelik kaldırılınca olduğu gibi kalmış.

Rengarenk evlerin keyfini çıkarıyoruz, kapı önlerinde oturanlarla birlikte aylaklık yapıyoruz. Sokak müzisyenlerine takılıp, her anı müzikle geçen bu insanlarla sohbetler ediyoruz.

Mert “puro fabrikasını unutmayalım” diyor, elindeki adresi müzisyenlere gösteriyoruz. Bize karışık bir tarif yapıyorlar, sora sora Bağdat bulunurmuş ya biz de bir mahallede buluyoruz. Burası fabrika falan değil, tütünlerin sarıldığı bir atölye. Kapıdaki görevli içeriye giremeyeceğimizi söylüyor. Biz puro almak istediğimizi söyleyince orada puro satılmadığını öğreniyoruz. Kapıdan, pencereden bakıyoruz ama nafile. Ayrılıp sokağın başına geldiğimiz de, az önce kapıda bizi çeviren görevli arkamızdan sesleniyor. Eğer biraz beklersek ileride köşedeki parka istediğimiz kadar puro getirebileceğini söylüyor 100 tanesi 100 cuc. Mert hemen atlıyor “tamam” deyip gönderiyor adamı.

Bu kıza da bir cesaret geldi

“Yahu bu ne? Gizli saklı iş çeviren kaçakçılar gibiyiz, satmıyorlarsa niye alıyoruz?” diyorum. Tartışmada tek başıma kalınca çaresiz bekliyoruz. Yarım saat sonra adam elinde gazete kâğıdına sarılı bir paketle geliyor. Mert gazeteyi bir kenarından yırtıp bakıyor, puroları görünce parayı veriyor, adam gözden kayboluyor. Söylenip duruyorum, adımızı gazetelerde görürüz artık “yasadışı puro ticaretinden yakalan M.K, P.D. ve F.T. pişmanlık yasasından faydalanmak istiyor.” Pınar “sen de amma korkaksın” diyor. Bu kıza da bir cesaret geldi bu şehirde. Puro içseler yanmayacağım.

Purolarımızı da alınca evimize gidip ertesi gün yapılacak yolculuk için hazırlıklarımızı yapıyoruz. Alışmıştık buraya. İnce bir hüzünle toparlanıyoruz.

Ertesi gün yolculuk var ama yatmak için vakit erken sayılır “hadi meydana gidelim, Mert bu defa sen de geleceksin mızıkçılık yok” diyorum. Yoksa bu çocuğun dansa gideceği yok.

Bizim barmen yine orada, hemen el sallıyor. Salsa başlamış bile herkes dans ediyor. Biz de raconu öğrendik galiba, yüzümüze bakan anlıyor sanki hemen dansa çağrılıyoruz. Artık ayaklarıma da bakmıyorum, adımlarımı da saymıyorum. Pistte dans ederken Mert oturduğu yerden saatini işaret edip duruyor. Partnerim “erkek arkadaşın mı diye soruyor” Türkçe “allah korusun” diyorum anlamış gibi ikimiz de gülüyoruz.

Renkleri ve melodileriyle bizi büyüleyen bu şehirden ayrılma vakti geldi. Kahvaltımızı edip erkenden aşağıya iniyoruz, bizi bekleyen bir şoförümüz de yok artık.

Günlerdir bilgisayarın başından kalkmadan bizi selamlayan Gabriela’nın eşi bu sefer yanımıza geliyor. İkisini de çok sevdik. Terminalin yerini tekrar tekrar tarifliyor bize, aman kaybolmayalım, otobüs kaçmasın diye.

O taşlı sokaklarda valizlerimizi bayağı uzun süre sürüklüyoruz. İşte tam vaktinde biz buradayız ama tabi ki otobüs vaktinde kalkmıyor.

Daha önce Havana’dan Vinales’e gitmek için bindiğimiz turistik otobüse de benzemiyor bu. Sanırım turistik güzergâhlar burada bitiyor. Artık halk otobüsündeyiz. Bizim gibi birkaç tane daha turist var, yolumuz da oldukça uzun. Mert buna seviniyor, yeni aldığı kitapları okuyacak belli ki.

Santiago de Küba Karayiplerin başkenti sayılıyormuş hala. Che ve arkadaşlarını koyaklarında saklayan Sierra Maestra Dağlarının eteklerinin altında Karayip Denizinin incisi Santiago, bekle geliyoruz.

autocad lt

Beğen  
Yazar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir