Santa Clara nerede? Santa Clara hakkında merak ettiğiniz her şey..

Yazar: admin

Yolculuğumuz, büyük kahramanların şehirleriyle devam ediyor. Önce Santa Clara, sonra Cienfuegos. Domuzlar Körfezi arkamızda, Küba’nın büyük kahramanlarının şehirlerine doğru gidiyoruz. Önce Santa Clara, sonra Cienfuegos.

Küba’nın sıcağı iyiden iyiye bunaltıyor bizi. Arabalar eski model olduğu için camlarını açıp serinlemeye çalışıyoruz ama nafile.

Küba adasının kuzey kıyılarındayız, artık o uçsuz bucaksız düzlükler azaldı. Kıyı boyunca ormanlar ve tepeler var. Sağ tarafımız deniz, sol tarafımız ise bataklık ve orman. Ara sıra küçük evler görüyoruz. Haritaya göre Santa Clara, Cienfeugos’un biraz ilerisinde, birbirlerine çok uzak değiller.

Aramızda tartışmaya başlıyoruz “nasıl bir yol izlesek” diye. Mert’e yanımızda getirdiğimiz “Sarı Sıcak Bir Pencere” ye bakmasını söylüyoruz, Cüneyt Göksu ve Serpil Yıldız hangi yolu izlemişler diye. Onlar doğudan batıya doğru gezdikleri için bizimle tam ters yolu izlemişler. Bizim anlaşamadığımızı anlayan Niquel araya girmek istiyor, önce Santa Clarayı işaret ediyor, sonra Cienfeugos’u gösterip iki elini yastık yapıp başının altına koyuyor. Mert başlıyor gülmeye “adamı da kendinize benzettiniz, uyku hareketi ona da yapışmış” diyor. “Ne var çok işe yarıyor gördüğün üzere” diyorum.

Santa Clara

Santa Clara

Pınar “Benim okuduğum notlarda gezginler Santa Clara’da pek konaklamıyor, Che’nin anıt mezarı dışında çok fazla şey yok galiba, Niquel’in önerdiği yol en doğrusu” diyor. Artık bize laf düşer mi, ver elini Santa Clara.

İlk önce buraya gitmeyi planlamadığımız için heyecanlanıyoruz birden, Commandante Ernesto Che Guevera’ya gidiyoruz. Sanki bizi orada bekliyor. Sadece anıtını ve mezarını göreceğiz ama biz yine de kendisini görecek gibi heyecanlıyız.

Küba’ya gelen, Che hayranı bir dolu insan burayı ziyaret ediyor. Buraya sosyalistlerin “Kabe”si desem çok abartmış olur muyum bilmem.

Santa Clara’ya yaklaştıkça yol kenarında Che’ye ait anıtlar, büyük boy Che maketleri görüyoruz. En büyüğünün önünde duruyoruz. Önünde fotoğraflar çektiriyoruz. Çok geniş yollardan rahat ferah bir şehre doğru giriyoruz. Buraya “Che şehri” diyen de var.

Burası Devrimin başlamasına neden olan yerlerden birisi. Che’nin savaş alanı. Santa Clara’nın alınması devrimin dönüm noktalarından biri. Burayı almak onları devrimi de yapabilecekleri yönünde yüreklendiriyor.

Şehrin girişinde büyük bir meydanda duruyoruz; Devrim Meydanı. Bu ülkenin meydanlarının hepsi birbirinden muhteşem. İçine binlerce insanı alacak şekilde büyük. “Bütün dünyanın insanları siz de gelseniz hepinize yer var” diyor sanki.

Santa Clara

Santa Clara

Commandante bizi meydanın ortasında karşılıyor.

Meydanın başında duruyor uzaktan bakıyoruz, uzun uzun. Yüksek bir dikdörtgen kaidenin üstünde duruyor. Alnına düşmüş yıldızlı beresi ve elinde silahıyla yeni bir devrime gidiyormuş gibi. Nerdeyse atladı atlayacak yeni coğrafyalara doğru. Yaklaştığımızda heykelin kaidesinin üzerinde “Hasta La Victoria Siempra” yazdığını görüyoruz; “Zafere kadar, daima…”

Bronz heykelin bulunduğu kaidenin yanında bulunan iki granit kaidenin birinin üzerinde Che’nin Fidel’e yazdığı veda mektubu, (http://www.cafrande.org/chenin-veda-mektuplari-bazi-kereler-beni-anlayamadiginizi-saniyorum/) diğerinde ise devrimi anlatan kabartmalar var. Kabartmalar belli bir sırayla yapılmış, yuvarlak hatlı değil de biraz keskin hatlı, köşeli yapılmış, devrim gibi…

Che’nin Santa Calara meydanındaki heykeline bakıyoruz uzun uzun. Kübalı bir genç takılıyor bize. “Ayakları Küba’ya basıyor ama gövdesi, aklı fikri Latin Amerika’ya yönelmiş” diyor. Hep birlikte gülüyoruz bu tanımlamaya.

Bütün kabartmalara tek tek bakıyoruz. Che atın üstünde, cephede, savaşın ortasında, yoldaşlarıyla.

Etraf çok sakin. Popüler bir yer olmasına rağmen, etraf turist kaynamıyor. Niquel de yok ortalıkta. Kendi kendime “herhalde Fidel’i seviyor yalnızca Che’yi, sevmiyor” diyorum. Mert, “siz bunu soracak hareketleri de geliştirirsiniz artık” diyor. Bu çocuk da bizi iyice makaraya almaya başladı sanki.

Santa Clara

Santa Clara

Che’nin mozolesi bronz heykelinin tam altında, heykelin arka tarafına doğru gidiyor, basamaklardan iniyoruz. Burada da küçük bir meydan karşılıyor bizi. Meydanın karşısı bir bahçe. Mozolenin yanında küçük bir müze var. İçeriye gruplar halinde alıyorlar.

Tüm dünyada fotoğrafı en çok satılan kişinin mozolesinin önünde hiçbir şey satılmıyor. İstanbul’da bile herkesin üstünde Che baskılı tişörtler var. Küba’nın diğer şehirlerinde de çok fazla Che baskılı turistik eşyalar satılırken burada olmaması çok ilginç. Belki de komutana saygıdandır.

Birden Küba yönetiminin birkaç yıl önce Che fotoğraflarının uluorta kullanılmaması için dünyaya yaptığı çağrıyı anımsıyoruz. Önce müzeye gireceğiz ama içeriye telefon fotoğraf makinası gibi cihazları almadıkları için sırayla giriyoruz. Önce kadınlar!

Fotoğraf makinalarımızla birlikte çantamızı da Mert’e yükleyip içeriye giriyoruz. Burası küçük bir müze, Che’nin evine misafir gelmişiz gibi.

Che Guavera 1928 yılında Arjantin’de doğuyor. Müzede bebekliğine ve çocukluğuna ait bolca aile fotoğrafları var. Bembeyaz kıyafetler içinde evlerinin bahçesinde, sıcak aile ortamında çekilmiş fotoğraflar… Güzel bir çocuk Che. Ama çocukluğu hastalıklarla geçmiş, astım yaşamını çocukken de daha sonra da çok kötü etkilemiş.

Santa Clara

Santa Clara

Müzede duygusal bir sessizlik var.

Che Guevara denilince, bu ülkede her şeyin rengi değişiyor. İnanılmaz bir sevgi ve saygı var. Kullandığı eşyaları, hakkında çıkan haberleri, el yazmalarını, notlarını görüyoruz. Her bir öğe çok etkileyici. Uzun uzun seyretmekten kendimizi alamıyoruz.

Korda’nınÇektiğiBir doktor, fotoğrafçı, gezgin, yazar ve devrimci o. Karşımızda bir askerden çok daha fazlası var. Çoğumuz onu sert çizgileriyle Alberto Korda’nın çektiği o ünlü portresiyle tanıyor ama burada gördüğümüz çok daha başka bir insan.

Müzeden çıkınca Mozoleye gireceğiz, dışarıda bekleyen Mert’ “ya ben?” diye bakıyor gözlerimize. Biz -hafif gaddarca- biraz daha bekle diyerek “grupla birlikte mozoleye giriyoruz.

Karanlık bir koridordan geçip, sadece bir meşale ve mumlarla aydınlatılmış mezar odasına geldiğimizde bir şeyler takılıyor boğazımıza.

Che’nin mezarı ince uzun bir taş. Ortası toprak. Toprağa Latin Amerika ve Afrika’dan gelmiş türlü çeşitli bitki ve çiçekler var. Mezarın yanı başında dünya güzeli bir genç kız nöbet bekliyor. Taşın ucunda sürekli bir ateş yanıyor.

Bütün dünyadaki sömürülen insanları özgürleştirmek içindeki yanan ateş, hala yanmaya devam ediyor. Tüm hayatı boyunca olduğu gibi burada da yalnız değil birlikte çarpışıp birlikte öldüğü yoldaşlarıyla yatıyor sonsuzlukta.

Küba Devrimini tamamladıktan sonra, başka ülkelerde devrim mücadelesine katkı yapmak için yola çıkan Che, 9 Ekim 1967 de Bolivya’da öldürüldü. Vahşi kapitalizm tüm hırsını ölü bir bedenden almaya çalıştı. Katiller onun cesedi başında fotoğraflar çektirdiler.

1997 yılında elleri olmayan cesedinden kalan kemikler Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından kazılarak çıkarılıp, Küba’ya geri getirilmiş. Bolivya’daki gerilla harekâtı sırasında ölen yoldaşlarından altısıyla birlikte, 39 yıl önce Küba Devrimi’nin başarısını belirleyen savaşı kazandığı Santa Clara’da özel olarak hazırlanmış bu anıtmezara askerî törenle gömülmüş.

Santa Clara

Santa Clara

Kadın gerilla Tanya.

Mozolenin duvarına çakılmış metal levhaların üzerinde yazıyor her bir yoldaşın ismi. Bu isimlerin arasında bir tanesi gözüme çarpıyor. Che ile birlikte Bolivya dağlarında savaşan tek kadın gerilla olan Tanya. O da bu anıtmezarda yatıyor Che ile birlikte. Bazı kaynaklar Che’nin sevgilisi olduğunu yazıyor. Kime ne, insan aynı düş uğruna can verdiğini sevmez mi zaten?

Burada bir komutanın anıtından daha başka bir şeyler var. O bizdeki gibi halka uzak bir komutan değil. Senin benim gibi aşık olan, kavga veren, belki romantik, biraz esprili, hayat dolu, çılgın bir insan.

Burada kahramanlara önderlere bizdeki gibi soğuk, zorunlu, samimiyetsiz bir saygı ile yaklaşılmıyor. Zaten o bir komutan da olsa, bir önder de olsa yine cephedeymiş gibi omuz omuza yatıyor mezarlarında, bir yanında sevdiceği, bir yanında yoldaşları.

Bizim pek dışarı çıkacağımız yok ama görevli uyarıyor “bu kadar yeter gibisinden” Dışarıda sıcaktan erimiş Mert sabırsızlıkla bekliyor. Duygusallaşmış halimizi görünce “ne gördünüz içeride” diyor. Yüzümüz, gözümüz allak bullak. Sonu hüzünlü bitmiş bir filmden çıkmış gibiyiz.

Şehir merkezine geliyoruz. Mert, yelkovanlı kol saatinde dönüş saatimizi gösterip el kol hareketleriyle etrafı dolaşıp geleceğimizi anlatıyor Niquel’e. Arabadan inerken “doğru anladığına emin misin, inşallah döndüğümüzde burada olur” diyerek şehri turlamaya çıkıyoruz.

Klasik İspanyol şehirlerinde olduğu gibi burası da büyük bir meydanın etrafında konuşlanmış. Catedral de Santa Clara şehrin en önemli dini yapılarından biri. 1923 yılında yapılmış. Bembeyaz taşlardan yapılmış harika bir bina.

Bu meydan şimdiye kadar gördüklerimizden daha neşeli bir alan. İstanbul’un Taksim meydanında olduğu gibi çiçekçiler var meydanda. Bizi şaşırtan ise çocukları gezdiren minik faytonların olması. Minik faytonu midilli çekiyordur diye düşünmeyin bir keçi çekiyor. Hem de hiç inatçı değil.

Faytona bakıyoruz hep birlikte. İçinde iki çocuk var, çok eğleniyor gibiler. Hemen peşlerine takılıyoruz, bize el sallıyorlar, fotoğraflarını çekiyoruz.

Santa Clara

Santa Clara

Acaba daha değişik neler göreceğiz?

Meydanın etrafında çok büyük bir tiyatro binası, kilise ve kamu binalarını görüyoruz. Teatro La Caridad sömürge döneminden kalan bir tiyatro. Küba Ulusal Anıtı ilan edilerek koruma altına alınmış. Aç ve yorgunuz ama tiyatro binasının kapısını açık görünce girmek istiyoruz.

Tiyatronun herkese açık kapısından sessizce, bir rüzgâr gibi dalıyoruz içeriye. Girişi kaplayan müzik sesi, nefis bir yemeğin buğusu gibi kendine çekiyor bizi. Merdivenleri tek tek çıkarken bir kapının önünde duruyoruz. İçeriye girsek mi girmesek mi diye tartışırken bir kız geliyor “sessiz olun, giremezsiniz” türünden bir şeyler söylüyor. Anladığımız kadarıyla içeride bir prova var. Bazı öğrenciler geliyor üst katlara doğru çıkıyor.

Burada birçok çalışma yapılıyor. Dans, müzik ve tiyatro çalışmaları. Bir sanat okulu gibi. Biz de merdivenleri üst katlara kadar çıkıp duvarlardaki afişlere bakıp etrafı gezip çıkıyoruz dışarıya. Dışarıdaki boğucu sıcağa çıkınca anlıyoruz ki içerisi çok serinmiş.

En son sabah kahvaltıda bir şeyler yediğimizi hatırlıyorum. “Bir an önce yemek yemezsek sizi yiyeceğim” diyorum. Mert dalga geçiyor “sen vejetaryen değil miydin?” Hiç şaka kaldıracak durumda değilim. İleride bir restoran görüyoruz. Burası çok şık ve pahalı bir yere benziyor ama benim umurumda değil.

İçeriye giriyoruz etraf bir balo salonu gibi, ayrıca binanın ortasında açık bir avlu var, müzik yapılan küçük bir sahne, puro gibi buraya özgü eşyaların satıldığı küçük büfeler, ortada bir süs havuzu ve içki içebileceğiniz bir bar bulunuyor.

Daha önce hiç bu kadar güzel bir yere girmemiştik. Menüyü görmek istiyoruz. Fiyatlar hiç de pahalı değil. Gözlerimize inanamıyoruz. İçerisi klimalı olduğu için içeride oturmayı tercih ediyoruz. Belki de Küba’da yediğimiz yemeklerden en güzeli burada olabilir.

Safranlı sebzeli bir pilav ve sebzeli türlü yiyorum. Tabii üstüne de en sevdiğimiz Küba içkisi Daiquri de söyleyince bizim için Küba’nın en iyi restoranı -şimdilik- burası oluyor.

Karnımız doyunca biraz önce gördüğümüz avluya gidiyoruz, hediyelik eşyaları karıştırıyoruz. Burada bile Che baskılı hediyelikler pek çarpmıyor gözümüze. Ama şehirde her yerde onun resimlerini ve sözlerini görmek mümkün.

Burası devletin kontrolündeki satış noktalarından biri ama fiyatlar niye farklı bir türlü anlayamıyoruz. Birer kutu puro alıyoruz. Fidel’in sevdiği meşhur Cohiba markasından alamıyoruz çünkü onlar çok pahalı, benim bütçemi aşıyor, sigara içmeyen biri olarak tütüne bu kadar para verilmesine de pek bir mana yükleyemiyorum zaten.

Santa Clara

Santa Clara

Karnımız tok, sırtımız pek şehri turluyoruz.

Küba’ya gelen herkesin bu şehre uğradığını düşünürsek şehir hiç de turistik değil, sokaklar turist kaynamıyor, oldukça sakin. Saatimiz geldiği için Niquel’i bıraktığımız yere gidiyoruz. Şoförümüz çok dakik, tam saatinde orada. Arabaya binince ellerimizle yuvarlaklar çizerek bir şehir turu yapmak istediğimizi anlatıyoruz.

Şehrin ara sokaklarından geçip park gibi bir yere geliyoruz. Ortasından geçen bir demiryolu var. İnsanlar ortasından yürüyor, sanki hiç kullanılmıyormuş gibi. Arabadan iniyoruz, bir dondurmacı görüyoruz Küba’nın meşhur dondurması. Hepimize dondurma ısmarlıyor Pınar. Müptelası olduk bu dondurmanın, Küba sıcağında Daquri’dan sonra en iyi giden şey.

Mert’in kafasında birden bir ışık parlıyor sanki; “burası orası, bu tren işte o tren”. Etrafa bakıyoruz. Tabii ya, Niquel’in bizi buraya getirmesinin bir sebebi olmalı. Bu tren Batista’ya silah taşıyan tren olmalı.

ABD tarafından gönderilen silahlar Havana’dan zırhlı bir trene yükleniyor, Santa Clara’daki Batista’nın askerlerine gidecek. Santa Clara’ya gelmeden Che Guevara ve Camilo Cienfuegos, içi asker ve malzeme dolu bu treni raydan çıkarmayı başarıyorlar. Bu onlar için müthiş bir zafer. Hem mühimmata kavuşuyorlar hem de saldırıyı önlemiş oluyorlar.

Vagonlar nerdeyse o günkü gibi etrafa saçılmış bir halde duruyor. Mert bir hazine bulmuşçasına dolaşıyor etraflarında.

Vagonlardan biri bugün müze haline getirilmiş ama siesta saatinde olduğumuz için kapalı. Burada saat 13.00 ile 16.00 arası her yer kapalı. Bu saat dilimlerini tam anlamış da değiliz. Şehirden şehire yada kurumdan kuruma değişiyor. Bazı yerler 17.00 de açılıp akşam 20.00 ye kadar açık kalıyor.

Santa Clara

Santa Clara

Bizim oralarda bu tip yerlere ‘Şahin tepesi’ derler

Buradan ayrılıp artık Cienfuegos’a doğru gideceğimizi sanırken bir Niquel klasiği yaşıyoruz. Bizi şehrin “Mirrador”una yani seyir tepesine götürüyor. İnince “ooo Mirrador, Mirrador” diyerek, başparmağımızla “tamamdır, güzel” işareti yapıyoruz. O da gülüyor. Bu “Mirrador” aramızda espri konusu oldu artık. Ama bu sıcak havada bu seyir tepesine çıkmak bayağı zahmetli olacak.

Yamaçlarına teraslar halinde parklar yapılmış. Uzun merdivenlerle çıkılan bir zirvesi var. Zirve dediğime bakmayın küçük bir tepe. Çıkalım bakalım nasıl görünüyor şehir? Bu sıcak havada Niquel’in hatırı olmasa çıkmayız ama hadi bakalım.

Santa Clara 1689 yılında kurulmuş fakat yoğun korsan saldırılarına maruz kalınca halkın çoğu başka yerlere gidiyor. Kalanlar ise “Carmen Tepesi” çevresinde yoğunlaşmaya başlıyor. Muhtemelen o tepe burası olmalı çünkü etraftaki tek yüksek yer burası. Gerçekten tüm şehri ve etrafını buradan rahatlıkla görebiliyoruz.

“Bizim oralarda bu tip yerlere ‘Şahin tepesi’ derler” diyorum ama tabi buna yalnızca bizimkiler gülüyor. Manzaraya doyunca düşüyoruz yollara, akşam olmadan Cienfuegos’a varalım, daha kalacak yer bakacağız. Neyse ki çok uzak değilmiş, kısa bir yolculuktan sonra varıyoruz.

Cienfuegos’un da girişi çok muhteşem. Yol kenarı maketler ve resimlerle donatılmış. Ne de olsa devrimin önemli komutanlarından birinin adını almış bir şehre geliyoruz.

Önce büyük bir gölün kenarında sanıyoruz kendimizi ama haritaya dikkatlice bakınca denizle bağlantısı olduğunu görüyoruz. Birileri sanki Grup Yorum misali “dağlara gel, dağlara” demiş, Okyanusun bir kısmı da karaların arasına kaçıvermiş.

Küba kıyıları oldukça ilginç zaten. Ya uçsuz bucaksız sahilleri var, ya dantel gibi örülmüş bataklıklarla çevrili, ya da okyanus derin körfezlere sığınmış. Adeta kendine karaların içinde sığınacak yer aramış. İşte Cienfeugos’ta böyle bir körfezde kurulmuş.

Denizin içine doğru ince uzun bir kara parçası boyunca arabayla tur atıyoruz. Çok güzel yapılar, parklar, kıyılar görüyoruz.

Her zaman önce kalacağımız yere yerleşip sonra gezmeye çıkarız ama niye böyle yapıyoruz bilmiyorum. Önce şehri gezmeye başlıyoruz.

Santa Clara

Santa Clara

Bizim İzmir’in havası var bu şehirde

Burası büyük bir şehir. Ortasında kocaman bir meydan var. “Parque Jose Marti” diğer meydanlara nazaran biraz park gibi düzenlenmiş. Diğer gördüğümüz şehirlerden daha farklı sanki. Nedense biraz bizim İzmir’in havası var bu şehirde.

Sakin bir kalabalığı var, turist kalabalığı değil, işine gücüne koşan insanlar çoğu. Burada insanların rahatlığı, sakinliği günlük koşuşturmalarına da yansıyor. Bizdekilerle asla kıyaslanamaz. Bu insanların sinirleri alınmış sanki. Biz biliyoruz ki insanların sinirleri değil, insanların sinirlerini bozan şeyler yok edilmiş burada.

Her şehirde olduğu gibi burada da meydanın etrafında şehrin en önemli binaları bulunuyor. Devlete ait kamu binaları, bir katedral, konser salonu, bir tiyatro salonu ve kültür merkezi var.

Şehir 1819 yılında, Louisiana ve Haiti’den gelen Fransız yerleşimciler tarafından kuruluyor. Bu yüzden diğerlerine göre biraz farklı gelebilir herkese.

19’ncu yüzyıl başlarında, İspanyol aydınlanma uygulamasının, günümüze kadar gelen en iyi örnek kentsel planlaması olması nedeniyle, tarihi kent merkezi 2005 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınıyor.

Şehrin her yerini görmedik henüz ama bu meydanın etrafındaki binalar bile yeter bu listeye girmek için.

Tiyatro binası (Teatro Tomas Terry) 1890 yılında yapılmış Amerika kıtasının en eski üç tiyatrosundan biri. Anadolu da antik çağdan sonra tiyatro yapma işi bitmiş olmasına rağmen burada tiyatro hala “altın çağ”ını yaşıyor çünkü hala orijinal haliyle kullanılıyor.

Meydanın yanından geçen Prado caddesinden yürüyoruz, iki kilometre uzunluğunda olduğunu söylüyorlar. “Küba’nın en uzun caddesi” dediler ama bu bize pek inandırıcı gelmedi. Havana’da çok daha uzunlarını yürüdük. İnanmayan –temiz aile çocuğu- Mert’in şişen, patlayan ayaklarına sorsun.

Santa Clara

Santa Clara

Geziyoruz “tuzu kuru” turistler gibi

Vakit akşama doğru vuruyor. Biz bu arada kalacak yer sorununu çözmedik. Geziyoruz “tuzu kuru” turistler gibi. Arabaya atlayıp Niquel’e deniz kıyısına doğru gitmesi söylüyoruz. Kapısında mavi çıpa işareti olan ev arıyoruz. Deniz kıyısında olanlar hep dolu. Bir arka sokağa giriyoruz, sağ taraftaki evlerin diğer tarafları deniz görüyor ama ev değil villa adeta. Bir tanesinin kapısını çalıyoruz, yer olduğunu söylüyor.

İçeriye girmeye yönelirken ev sahibinin elindeki sigaraya takılıyor bakışlarımız. Evin içine girdiğimizde, yoğun tütün içildiğini anlıyoruz. Ev muhteşem, fiyatı da diğer kaldığımız yerlere göre pahalı.

Pınar sigara içildiği için kalmak istemiyor. Bugüne kadar bir dolu evlerde kalmıştık. Garip ama ilk defa sigara içen bir ev sahibiyle karşılaşıyoruz. Kimsenin kapalı mekanda sigara içmediğini, bu sigaralı aileyi görünce fark ediyoruz.

Hava nerdeyse kararacak. O kadar çok eve girip çıktık ki. Yol kenarında işareti gördüğümüz her evde durduk. Hepsi dolu. Caddeden sola bir sokağa sapıyoruz hemen köşede Casa işareti olan bir ev daha görüyoruz. Bir umut çalıyoruz kapıyı. Siyahi bir kadın açıyor, yer olduğunu söylüyor. Odalara bakıyoruz idare eder.

Ev bir antikacı gibi, yemek masasından sandalyelerden tutunda büfesinin içindeki cam eşyalara, duvardaki tablolara kadar eşyalara hayran kalıyoruz. İlk defa siyahi bir ev sahibemiz var.

Hilda, annesi ve kızıyla yaşayan bir kadın. O kadar tatlı ve sıcakkanlılar ki bu saate kadar yer bulamadığımıza seviniyoruz adeta. Biz yerleşirken Mert kadınlarla sohbete dalıyor. Yemek için dışarı çıkınca anlıyoruz ki sahilden biraz uzaklaşmışız. Kentin yoğun kalabalık olan kısımlarına gelmişiz.

Santa Clara

Santa Clara

İstersen sen git.

Biraz ileride dev bir stadyum var sesler uğultular çığlıklar, kıyamet kopuyor sanki. Mert hemen yoldan birilerini çevirip orada ne olduğunu soruyor. Meğer beyzbol maçı varmış.

Mert adeta bir çocuk gibi tutturuyor. Neymiş efendim? Beyzbol Latinler için çok önemliymiş, ata sporları gibi bir şeymiş. Bir halkı en iyi maçlarında, düğünlerinde cenazelerinde tanırmış insan… Ama Pınar’la benim hiç halimiz yok. Ayrıca ben maçlardan nefret ederim. “İstersen sen git” diyoruz ama yalnız başına gitmek istemiyor.

Çok aç olduğumuz için ilk bulduğumuz yerde yemeğimizi yiyoruz. Üzerine de burada satılan hazır kutu dondurmalardan alıyoruz ama ne kutu, bir tanesi bizdeki yoğurt kovası kadar nerdeyse. Burada dondurma alışkanlık yapıyor insanda!

Elimizde dondurmalarla yürüyüşe çıkıyoruz. Sahil ileride bir yerde. Bu sırada bir müzik sesi duyuyoruz. Bir park gibi yanları açık, üstü kapalı yuvarlak bir mekân. Mekânı dışarıdan ayıran kısa bir duvar var. Duvara yaslanıp dans edenleri izliyoruz. Küba’da ilk defa disko müzikleriyle dans edenleri görüyoruz. Demek gençler Latin müziklerini terk ediyor yavaştan.

Pınar “yozlaşmış Latin gençliği” diyor, gülüyoruz. Ama biraz sonra iyice kalabalıklaşmaya başlıyorlar ve bizim gibi etraftaki seyirci kitlesi de artmaya başlıyor. İçlerinde çok genç hamile bir genç kız da var dans eden. Sanırım Küba’da genç kızlar arasında hamilelik oranı yüksek. Çünkü çok sık karşılaşıyoruz hamile genç kızlarla.

Dans edenler çok alkollü de görünmüyorlar ama bir süre sonra kendilerinden geçiyorlar. Dansların içli- dışlı dozunu artırmaya başlıyorlar. Biz de sahile doğru yol alıyoruz.

Burada bir İzmir havası var dedim ya, sahile gelince Pınar’la Mert de bana hak veriyor. Kendimizi memleketimizde hissediverdik bir an. Herkes sahile doluşmuş adeta; yürüyenler, kıyıdaki duvarda oturup gitar çalanlar, fıstık yiyenler, balık tutanlar, manzaraya karşı romantik takılanlar, bizim gibi dondurma yiyenler.

Havana’daki Malecon meydanı bu sahilin yanında sönük kalır. Kıyıda oturmuş siyah çarşaflı bir kadın ve sarıklı bir Arap görüyoruz. Mert “vaayy nereye geldik biz yahu” diyor.

Buraya gelmeden önce bir arkadaşımız bizi Kübalı bir kızla tanıştırmıştı. Kızın babası Suudi Arabistanlı annesi Kübalı’ydı. Kızın adı; Maryam. Maryam bize Küba’da hatırı sayılır bir Arap grubun olduğunu söylemişti. Arabistan’ı daha çok sevdiğini, Kübalıları ahlaksız bulduğunu da eklemeyi ihmal etmeyip bizi çok güldürmüştü. İşte tam bu anda Maryam’ı anıyoruz, onun dediği Araplar bu şehirde yaşıyorsa “ahlak erozyonuna” uğramışlardır diye yorumlar yapıyoruz.

Santa Clara

Santa Clara

“Tarzım değil çalamam”

Bu kadar çok muhabbet insanını bir arada gören Mert beyzbol maçına gidememesinin üzüntüsü unutuyor hemen. Sahilde gitar çalan çocuklara takılıyoruz Mert istek yapıyor “ Hasta Siempre Commandante” yi istiyor ama çocuk “tarzım değil” diyerek çalmıyor.

Çok tatlılar, en sonunda “Hotel California” da anlaşıyorlar. Mert bahşiş vermek istiyor ama sanırım çok alışık değiller almak istemiyorlar başta, Mert ısrar edince alıyorlar.

Sahil boyunca ona buna takıla takıla o kadar çok yol gitmişiz ki geri dönmemiz bayağı uzun sürüyor. Erken kalkıp şehri gezeceğiz ona göre diyerek yorgun bedenlerimizi sürüklüyoruz yataklarımıza.

Sabahleyin o antika salonda muhteşem bir kahvaltı yapıyoruz. Kahvaltıda değişen bir şey yok, mango, muz, papaya, vava ve omlet var. Salon ve eşyalar harika. Tabii ev sahiplerimiz de öyle. Hele Hildanın annesi, evin kraliçesi gibi oturuyor sallanan koltuğunda. Bir yandan da bir şeyler okuyor.

Niquel öğlen gelecek bizi almaya. Kenti biraz yaya olarak turlayalım diyerek çıkıyoruz tekrar. Sokaklarda gece akan hayattan eser kalmamış. Her yer bomboş. Ankara’nın Pazar sabahları gibi. Ara sokaklardan yürüyerek, bir gün önce geldiğimiz meydana kadar geliyoruz. Aslında bu şehirde yapacak çok fazla şey var ama biz bugün Trinidat’a geçeceğiz.

Santa Clara

Santa Clara

Bu kent bize nedense “biraz evimizdeyiz” hissi verdi.

Arabaya biner binmez Mert yine kitabını açıyor. Pınar “gidiyoruz ama bize Camilo’yu anlatmadın” diyor. Evet ya çok hızlı aktı Cienfuegos gezimiz, Camilo’yu atladık. Yol boyunca Mert kitaptan bize Camilo’yu anlatıyor.

Camilo Cienfuegos Gorriarán, 6 Şubat 1932 de Havana’da dünyaya geliyor. 1954’te faşist diktatör Batista’ya karşı örgütlenen öğrencilerle birlikte illegal çalışmalar yürütüyor.

Bir protesto sırasında vurularak hastaneye kaldırılıyor; “Beni öğrenci kliniğine taşıdılar. Orada hayatımın en derin duygularından birini yaşadım. Orada yüzden çok insan bir araya gelmiş bina girişinde toplanmışlardı. Beni havaya kaldırdıklarında alkışlar ve tezahüratlarla eşlik ediyorlardı. Ve öyle bir duyguya kapıldım ki, neredeyse ağlayacaktım. Ve bağırdım: ‘Viva Cuba!’ Şundan kesinlikle emindim, ne pahasına olursa olsun Küba özgür olacaktı!”

Daha sonra Fidel’in özgürlük hareketine katılıyor. 1958 ‘de Camilo Cienfuegos’un bölüğü Yaguajay’da kahramanca mücadele etmiş ve savaşın galibi olarak “Yaguajay Kahramanı” ilan ediliyor.

“Peki bu şehirle ne alakası var neden bu şehre onun ismini vermişler?” diyorum çünkü ondan başka hiç kimsenin ismi bir şehre verilmemiş. Bu Küba’da çok büyük bir onur.

Devrimden sonra Camilo, 1959 da Havana’ya uçarken bindiği uçak okyanusa düşüyor. Bu erken ölüm Küba halkını çok derinden etkiliyor. 27 yaşında gözü pek bir devrimci. Kolay mı böyle bir ölümü kabullenmek.

Camilo halka yaptığı son konuşmasında; “Gökyüzü kafamıza düşse bile, Küba’nın her yerinde devrim devam edecek” diyor.

Bazı komplocular Camilo komünist olmadığı için Fidel ona suikast düzenledi diyerek, uçak kazasında Fidel’i suçlamışlar. Böyle bir komutanın bu şekilde ölümü Fidel dahil herkesi çok üzünce ardından bir çok yere onun ismi veriliyor. Hatta Che oğluna “Camilo” ismini koyuyor.

Biz de çok üzülüyoruz Camilo’nun bu kadar genç yaşta yitip gitmesine. Mert’e takılarak soruyorum “kaç yaşındasın?” “Bu da nerden çıktı?” dercesine bakıyor yüzüme. Adama bak 27 yaşında bir diktatöre başkaldırıyor ve devrim yapıyor. Peki biz ne yapıyoruz?

Yollar akıyor önümüzde, Dünya Kültür Mirası listesindeki başka bir şehre Trinidat’a doğru gidiyoruz ama kafamızda Che’nin ve Camilo’nun bıraktığı izler var.

İnsanlar 20’li yaşlarında diktatörleri deviriyor, halklarına özgürlük getiriyorlar, kapitalizme kafa tutuyorlar. “İmkânsız” denilen şeyi yapıyorlar; Devrim.

Peki biz ne yapıyoruz, ülkemizin dört bir yanında her gün çocuklar, kadınlar öldürülürken, biz ne yapıyoruz?

karaman escort